Size nasıl geliyor? Siz nasıl karşılıyorsunuz bilmiyorum ama sosyal medyada kendi toplumu için, kendinden başka kurtarıcı arayanları, ben kahkaha ile karşılıyorum.

O niye gelmedi? Bu geldi de ne yaptı? Öteki komşunun tavuğuna nasıl "kış" dedi? Berikinin yaptığına bak!

Siyasi polemiklere bulanan devlet meselelerine gençlerin tabiriyle "duyar kasma"ya bayılıyoruz. Çözüm için soruna kim ne kadar samimi yaklaşıyor? Bu önemli kabul ediyorum. Fakat çözüm için uğraşanların bu kadar dedikoduya nasıl vakit ayırdığını anlamakta güçlük çekiyorum.

Önünüzde büyük kocaman dağlar var aşmanız gereken, ama siz bir adım atıyor, bir geri dönüp bakıyorsunuz. "Attım adımı evet ben yaptım. Eee kim gördü? Kim bakıyordu? Kimin gözü başka yerdeydi?" Sürekli yoklama alıyorsunuz. Komik olan tarafı böyle böyle giderken o dağı aşacağınıza olan mesnetsiz inancınız.

Mücadele, oturduğumuz yerden bize gelmez. "Zarfın içine koyarlar gidip alırım nasılsa" denecek bir şey de değildir.

Hele "devrim"... O kadar acılı, o kadar zor ve rahatlıktan ödün vermeyi gerektiren bir süreç ki... "Ülkem için ölürüm" dersen canını hiçe nasıl ve ne kadar saydığını sana ispat için seni zorlar.

"Değişim istiyoruz!" diyenlere "Haydi ya, sağdan mı, soldan mı?" diye sorasım var. Ve tabi kime göre sağ, kime göre sol? Sen nereden bakıyorsun? Orası neresi kardeşim?

Tarih bilgisi desen Türkiye tarihine henüz ulaşamamış. Ahmet Taner Kışlalı'nın mezar taşında ne yazar? Bilmez. Cumhuriyet Gazetesinde 14 Aralık 1997'de yazdığı "Altmış yıl öncesinin Türkiyesi ile bugünü kıyaslayın "gaflet"in ya da ihanetin boyutunu anlarsınız" sözünü hele hiç hatırlatamaz. Neden söylemiş? Neyi kastediyor? Öğrenme merakı yok! AMA tutmayın küçük enişteyi, değişim onun sokağı seyrettiği koltuktan başlayacak! İmanı o yönde gelişmiş!

Kendine inananın geleceğe dair hayalleri olur. Bizim bir Türkiye hayalimiz yok. Gençlerin hayali;gitmek. Bunu göre göre yine de gelecek inşa etmek istemiyoruz. Emekliye "öl" diyor hayat pahalılığı, mavi yakaya "ne yaşa ne öl sen bize lazımsın", beyaz yakaya " sana kim dedi oku diye ceremesini çek şimdi", esnafa "kardeşim attığım kazıkları nasıl karşılarsan öyle varsın! İdare et!"

O konuşuyor biz susuyoruz. Klavye şövalyeliği tek yaptığımız, o da kaybedecek bir şey kalmadıysa eğer o cesaretle yazıp çiziyoruz.

Paran varsa eğitim, sağlık,ulaşım, iletişim, barınma. Varsa var, yoksa kusura bakma yok!

Para parayı çekiyor çekmesine de belli bir sınırı aşarsa anca.

Neler neler birikiyor bak seni beklerken kurtarıcı kahramanım! Cevapsız kalacak kaç soru daha var? Suçu gelin ediyorlar bak kimse güvey olmuyor. Hayret düğün var yine de ve düğünde meydan dolu oynayan çok. Güveysiz düğün için dövünüyor davullar...!

Biliyorum çok havada bir yazı bu. Çokça bugüne benziyor. Ayakları yere basar gibi görünse de aldanmayın; suda yüzüyor. Hem de ne yüzmek ufukta şimdi belli belirsiz kayboluyor. Arkasından el sallayacaklar uykuda yakalanmış bu an'a.

Gazeteci Yazar Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı ile bezendi yazı, usta kalemle de bitirelim;

"Gücün, gücü dengelemediği yerde demokrasi olmaz. Demokrasi, kendinden yararlananlar çoğaldıkça güçlenir; dışladığı insanların sayısı arttıkça zayıflar."

Haydi selametle...